Bir filmin kamera arkası görüntüleri her seyirci için ilginç ve keyifli olmalı.
Kamera-arkası görüntülerini izlerken, kendimizi az da olsa ayrıcalıklı bir konumda
hissederiz.
Ayrıcalıklıyızdır; çünkü herkesin kendini kaptırdığı kurgulanmış bir gerçekliğin
arkasına geçeriz; herkesin bilmediğini bilir, herkesin görmediğini görürüz.
Keyifliyizdir; çünkü tasarlanmış bir hayalin içinden çıkıp onu kuşatır, inşa edilmiş
bir rüyadan uyanıp rüyayı yorumlarız. Kamera arkası görüntülerini seyrederken, az
önce seyirci olarak nesnesi olduğumuz ve etkilendiğimiz bir ürünü, kendi nesnemiz
haline getirir, onu elimize alırız, ona özne oluruz.
Bir filmi seyretmeye razı olmak gönüllü bir aldanıştır, duygularımızı bile-isteye
geçici bir gerçekliğin eline vermektir. İyi bir film bize sinemayı unutturur.
Etkileyici bir senaryo sinemada bir seyirci olduğumuz gerçeğinden duygusal olarak
kopartır bizi. Öyle ki, sinema ışıkları yanınca silkinmek zorunda kalırız. Sinema
ışıklarının yanmasını bekliyorsak, koltukta olduğumuzu unutmamışsak, filmin film
olduğu başından beri aklımızdaysa, iyi bir filmde değiliz demektir. Film odur ki,
film olduğunu unuttursun.
Bir televizyon programımızın kamera arkası görüntülerini çeken
kameraman ve yönetmen arkadaşlarımın koşturmaları sırasında acıyla fark
edecektim ki, boşuna gayret ediyorlar. Çektikleri bir “kamera arkası” olmayacak.
Kamera arkası diye çektikleri görüntüler ellerindeki kameranın önüne düşüyordu
yine. Seyrettiğimiz her “kamera-arkası” aslında bir başka “kameranın önü”dür. Bizi
kamera arkasına götürüp filmden uyandırmaya çalışanlar bir başka kameranın
önünde yeniden uyutuyorlar. Kamera arkası görüntüleri ile kimselerin görmediğini
gördüğüne inandırılan biz ayrıcalıklılar, aslında kamera arkası görüntülerini çeken
kameraların arkasından habersiziz. Yeni bir kurgunun, yeni bir yapımın önüne
sürüyorlar bizi kamera arkası görüntüleriyle. Yeniden uyutuyorlar. Yine kamera
önünde oyalıyorlar. Kamera-arkası görüntülerin düştüğü kameraların da arkasına bir
dizi kamera koysalar, seyrettiklerimiz yine bir kameranın önünde duruyor olmaktan
kurtulamayacak. Bu kamera arkası çekimlerini, “kamera arkasının kamera arkasının
kamera arkasının kamera arkası...” şeklinde sonsuza kadar çoğaltsalar da, bir
kameranın önünde kalacak gözlerimiz. Üstelik, sonunda kameralar o kadar artacak
ki, bunca kameraya yetişecek ne kameraman bulunur, bunca kamera arkası
görüntüsünü seyredecek ne seyirci kalır.
Öyle bir kamera çekmeli ki gerçek kamera arkasını, başka bir kamera önü
daha olmamalı çektiği görüntüler. Öyle bir yerden bakmalıyız ki gerçekliğe, o
bakışın arkasında başka bir bakışa yer kalmamalı. Son ve gerçek kameranın çektiği
öyle olmalı ki, o kamera arkası bakışını kuşatabilecek başka bir kameranın varlığı
imkansız olmalı.
Bütün nazarları ve manzaraları, vizyonları ve vizörleri önüne alan, ardında
başka bir şey bırakmayan tek ve nihaî görüş nedir o halde? Varlığın nihâi seyircisi
kim? Hayallerimizin en son kamera arkası bakışı kimin nazarında saklı?
Yaşadığımız hayatın nihai görüntüleri hangi perdeye düşüyor? Seyrettiğimiz
görüntülerin gözbebeğimize düşmesi, bu görüntüye bizim verdiğimiz tepkiler
ilginçtir değil mi? Öyleyse, kimdir gözümüzün gördüğünü gören, gözümüzün nasıl
gördüğünü de gören ve dilerse gösterecek olan bakışın sahibi?
Gördüğümüz her rüya bizimdir; bize aittir ve biraz da biz o rüyaya aitizdir.
Uyanılmayan bir rüya, rüya olamaz. Kendimizi rüyamızda ne kadar gerçek
hissedersek o kadar rüyadır o rüya. Ancak kendimizi o rüyadan uyandırmadan da
rüya diye bilinmez o rüya... Yani uyanmakla rüyanın kamera arkasına geçeriz; ona
ait olmaktan çıkarız, o bize ait olmaya başlar. Ancak o zaman yorumlayabiliriz
rüyayı. Nesnemiz ederiz onu.
O kadar sahici yaşıyoruz ki dünyada... Kendimizi kaptırdığımız bir filmde
ağlar gibi, güler gibi, heyecanlanır gibi... O kadar içine almış ki hayat bizi; sinemaya
girdiğimizi (doğduğumuzu) ve sinemadan çıkarılacağımızı (öleceğimizi)
unutuyoruz. Ya ışıklar birden yanarsa?
Bu dünyaya geldiğimizi de gideceğimizi de unutmuşsak, kendimizi bir
rüyaya/filme kaptırdığımız kesin. Kendimizi kaptırdığımız her şeyden bir an
silkinerek uyanacağımız da kesindir. Peki nerede kamera arkası çekimleri? Nerede
filmi yorumlama fırsatı? Kim yorumlayacak bu rüyayı? Bu gönüllü aldanıştan nasıl
dürtüleceğiz?
Nihaî bakış, yani en son kamera arkası nerede mi? O, Yaradan’ın kendi
kutlu nazarında saklıdır. O nazarda olduğumuzu bilerek yaşamalı, o nazarda yer
edindiğimizi bilerek gözlerimize görüntüler seçmeliyiz. Varlığımızı “Ol!” sözünün
içinde anlamlandıran gerçek Yönetmen’in perdesine anlamlar düşüren bir
seyirciyiz/seyredileniz aslında.
Kendimizi o kadar kaptırmayalım filme...
Senai Demirci
www.senaidemirci.net