Görev şehidi Osman Özküçük anısına...
O akşam televizyonların ana haber bültenlerinde ilk haberdi.
Yıllardır kovaladığı haberlerde, çektiği görüntülerde ilk haberlere imza atan haber kameramanı, bu kez kendisi haber olmuştu.
Gecenin geç bir vaktiydi; kendin bir yerlerinde, bir yerlere polis baskını olacağını öğrendiğinde hiç düşünmeden kamerasını kaptığı gibi olay yerine doğru koşturdu.
Zaten bu hayatta hep bir yerlere koşmuştu.
Bir yerlere yetişmek, bir yerlere koşturmak mesleğinin gereğiydi.
Yine mesleğinin gereği olarak herkes olay yerinden hızla uzaklaşırken; o, hızla olay yerine koşmak zorundaydı. Bu olay bir savaş, deprem, çatışma, sel baskını, terör, halk hareketi v.s olabilirdi. Tüm bu olaylarda insanlar olay mahallinden bir an önce uzaklaşmanın yollarını ararken o, nasıl olursa olsun olay mahalline ulaşmanın bir yolunu bulmaya çalışmalıydı.
Gecenin bu geç vaktinde yine böyle bir olay vardı ve o an orada olmak üzere yola çıkmıştı.
Sonra kalbi azizliğini yapmış, onu yere yıkmıştı. Kamerası yanıbaşındaydı. Diğer kameraman arkadaşları yanıbaşındaydı. Hem birşeyler yapmaya çalışıyor, hem de son dakikalarını yaşadığını bilmeden onu görüntülüyorlardı. Bir kameraman için en anlamlı ve acı ölüm, kameraların önünde olan ölümdü belki de..
Sonra mı ?
Sonra bir cami avlusunda bir tabutun içinde yatarken yine kamarası yanıbaşındaydı.
Akşam televizyon haberlerinde bir haber kameramanının daha, haber peşinde kalbine yenik düşerek hayatını kaybettiğini duyunca, yine dikkat kesildik. Bu kez kurban 34 yaşında gencecik bir kameramandı. Bu kısacık ömründe gencecik kalbi yoğun streslerle dolu bu koşuya daha fazla dayanamamış ve oracıkta yapacağını yapmıştı. Ölümün elleri bu kez haber koşusunda olan bir kameramanı yakalamıştı.
Ölümün böyle ansızın gelmesi ilk olay değildi. Hafızalarımızı şöyle bir yokladığımızda bu mesleğin daha önce de aynı azizliği başka kameramanlarla yaptığını görüyorduk.
Yapılan araştırmalar gösteriyor ki gazetecilik en stresli meslekler sıralamasının başlarında gelmektedir. Stres ise doğrudan insanın kalbine yönelmektedir.
Haber kameramanlığının kendine özel durumundan kaynaklanan zorluğu bir yana, sanki bu mesleği zorlaştırmak için herkes el birliği etmiş gibidir. Bu el birliğine büyük katkıyı bizzat haber kameranlarının kendileri yapmaktadır. Haber kameramanları bu öz eleştiriyi öncelikle yapmalılar ve daha sonra başkalarından anlayış ve kolaylık beklemeliler. Ama burada en fazla hak vermemiz gereken kesim yine kameramanlardır. O an bir haber kameramanı için dünyanın en önemli işi görüntüyü yakalamaktır. Bu bazen hayatın bile önüne geçmektedir. Görüntüyü kaçırmamak, kameramanlar için zamanla bir iç güdü (buna iç güdü diyorum çünkü bir haber kameramanı için bu artık bir iç güdü hatta temel iç güdü olmuştur) haline gelmektedir.
Peki bir kameraman olarak bunu sorgulayamazmıyız? Haber kameramanlığı (meslek) yaşamın önündemidir? Meslek uğruna insan hayatını tehlikeye atmalımıdır?
Kendi kendimize bu soruları sormaz ve çözüm bulmazsak kamera servislerinde duvarları süsleyen, görevi başında hayatını kaybeden arkadaşlarımızın fotoğrafları çoğalmaya devam edecektir.
Buna trafik kazalarında hayatını kaybeden kameramanları da (ve diğer gazetecileri) dahil edebiliriz. Çünkü kazalarda yine büyük oranda mesleğin özelliğinden kaynaklanmaktadır. Çünkü çok kısa zamanda bir yerlere ulaşıp olayın olduğu zaman orda bulunma zorunluluğu, hız sınırlarını azami zorlamayı gerektirmektedir. Hız ise trafik kazalarının davetiye mektubu gibidir.
Haber kameramanlarının çalışma şartları ve koşulları düzenlenmedikçe bu tür sorunlarla sık sık karşılaşmaya devam edeceğiz. Çağdaş dünya ülkelerinde bu işin nasıl yapıldığını ve Türkiye'de neyin eksik olduğunu fark etmedikçe, kameramanlar yine görevleri başında ölecekler; şiddete maruz kalacaklar, saldırılara uğramaya devam edeceklerdir.
Çözüm mü?
Başta kameramanlar olmak üzere mesleğe ve birbirimize saygı; sonra ilgili herkesin çağdaş ülkelerde bu işin nasıl yapıldığını öğrenmeleri ve uygulamaları...
Abdurrahman Başpınar-Haber Kameramanı